Sevdalar Kilitli Sandığında.

Malatya’nın köyünden Zeynep’ in hikayesi. Beş çocuklu bir ailenin kızı. Talihsizliği belki de kız çocuğu oluşu. Hani kız kısmı okuyup ta ne yapacak ? Yetmiyor gibi, sebepte çok ikna edicisinden. Çiftçi baba defter alsa kalemi, kalem alsa pabucu, nereden alacak ? Tek de Zeynep değil çocuğu. Karınlarını doyuruyor ya, o en büyük başarısı babanın. Zaten on altısına gelmeden kısmeti de çıkacak Zeynep ‘in. Bir tabak eksilecek sofradan. O zamana dek ya tarla’ da çalışacak, ya da koyunları güdecek. a

Hem kalabalıkta aile. Eli iş gören küçük kadın, hiç de fena değil köy yerinde. Bakıp duracak her gün. Okula gidenlerin peşi sıra. Defterin, kalemin, siyah önlüğün hayalini kuracak, uykuya dalmadan önce. Kitap kokusu sızlatacak burnunun direğini. Günler, aylar birbirini kovalaya dursun. Tek harf öğrenmeden büyüyüp gidecek Zeynep.

Kalbi de onunla birlikte, sevdayı yüklenecek kadar, sevecek kadar büyüyecek. Ayıptır köy yerinde. Öyle buluşmalar ne kelime ? Sevdalar kilitli sandığında, yürekte gizlenmekte. Tek harf öğrenmeden, sevdasını dökemeden kaleme, utanıp söyleyemeden sevdiğini, evlendirirler gencin biriyle. Zeynep mutlu, en azından evlenmiştir sevdiğiyle. Ama, yüreğinin bir kenarına gömdüğü okuma sevdasını, sevdalısına kavuşmanın mutluluğu bile dindiremez. Evladı olmuştur. Üstelik beş tane. Evlat sevgisi bu. Neyle kıyaslanabilir ki?

Evlatlarına duyduğu sevgi bile, okuma sevdasının dinmesine yetmeyecektir zaman geçtikçe. Çocukları büyüyüp okul çağına geldikçe, yüreği başka çarpar Zeynep ‘in her seferinde. Çocukları okuyup ,yazdıkça ve tek harf bilmediğinden ,onlara yardım edemediğinden, tutkusu, mahcubiyeti, yoksulluğa ve babasına isyanı büyümektedir. Beş çocuğunu da okutmuş, Üniversite eğitimlerini tamamlayıp, elleri ekmek tutana dek evlatları için hiç bir fedakarlıktan kaçınmamıştır Zeynep.. Üstelik pek de idare bilmeyen bir eşle, tek harf, tek hesap bilmeden, geçindirmiştir evini.

80′ li yıllarda, ev hanımlarının çoğunun evlerinde deri kesip, aile bütçelerine katkıda bulunup, deri atölyelerinin zenginleştiği dönemde deri de kesmiş, ekmek kavgası da vermiştir Zeynep.

Zeynep artık ellili yaşlarında… Anneanne bile olmuştur. Ama çocukları pek de üstünde durmamıştır. Annelerinin okur – yazar olmayışının. Biri bir türlü, biri öbür türlü, öğretmeye çalışsa da okumayı söktüremeden, bir kenara çekilmiştir. Kendini yetiştirmiş, zeki bir kadın olduğundan belki de çocukları eksikliğini hissetmemiş bu durumun. Bir yere gidilecekse ,oğulları götürmüş, getirmiş. Otobüse her binmesi gerektiğinde hep sormuş. Yanlış duraklarda indiği çok olmuş. Hiç vazgeçmemiş ama hep bir fırsat kovalamış. Şimdiye kadar zamanını ayıramamış.

Beş çocuk, geçim derdi, ekmek kavgası derken ertelenmiş okuma sevdası, Ta ki M.E.B. ‘nın ” OKUMA- YAZMA BİLMEYEN KALMASIN !”.KAMPANYASI!”. Oluşturulana dek. Zeynep ce…

Penceresiz Odalar.

Güneşi olmaz penceresiz odaların.
Rutubete gebe, karanlığa mahkumdur.
Güvercinlere hasret.
Penceresiz odalardan dünyayı hayal edenlerin ışıktır, güneştir, denizdir emeli.
Yoldan geçenlerin yürüyüşleri özlemidir.
Her şey den önce gökyüzüdür hasretleri.
Penceresiz odalardan daha karanlıktır ama penceresinden bakmayı bilmeyen zihniyetlerin dünyası.
Onların , pencerelerinin perdelerinin gülleri yoktur.
Hoş !olsa da gülleri göz ardı ederler.
Pencerelerinin camlarının tozlarını silmek istemez görmezden gelirler.
Çünkü o tozlar gizler gerçekleri.
Gerçekleri görmek istemezler.
Oysa; buğulu camdan bakmak var dışarı,bir de aydınlıktan.
Nasıl görmek isterse insan öyle bakar.
Öyle ya bir Leyla var ki Mecnun’u çöllere düşüren.
Mecnun hangi pencereden ?, hangi gözle ?baktıysa artık.
Bu görmektir bence.
Penceresiz odalardan ışığı görebilmek gibi gönül gözüyle.
Penceresiz odalarda güneşi cebine saklamak gibi, umutları biriktirmek gibi,yarine sarılmak gibi hayalinde.
Yeni doğan bebeğe dokunmak ve onu koklamak gibi,hiç doğmayacak bebeği özlemek,doğmuş bebekleri bağrına basmak gibi,yediğin tabağa tükürmemek gibi,edepsizleşmek gibi, ama sadece aşklarda.
Unuttum demek gibi,oysa ki kanarken yaran.
Gençlik gibi,soluk gibi,hasret gibi benim penceremden baktığımda gördüklerim.
Yağmur duasına çıkanlar gibi penceremin önünden geçenler…
Gözlerini çevirmeden, yummadan, gönül gözlerini kapamadan,kulaklarını tıkamadan,çiçekli perdelerini ardına kadar açıp,camların tozunu ,buğusunu yok edip,baktığın gibi değil,gördüğün gibi,elini de vicdanına koyup, penceresiz odaların kökünü kurutmak istercesine anlamaya çalış dünyayı.
Düşüncelere duygulara ,eserlere ve gülümsemeye tecavüzün elini ,kolunu sallaya sallaya dolandığı bir Dünya ‘da penceresiz odalar kaçınılmaz gibi görünse de biraz anlayış Dünya’nın hakkı bence.
PENCERESİZ ODALAR DÜNYA’NIN DEĞİL,İNSANLIĞIN AYIBI…